Amerika’da yeni bir hayat kurmak bazen tek bir kararla değil, zaman içinde üst üste gelen cesur adımlarla mümkün oluyor. Deniz Bey’in hikâyesi de tam olarak böyle bir yolculuğu anlatıyor: Türkiye’den turist vizesiyle başlayan bir geliş, Nashville’de kurulan yeni bir düzen, beklenmedik bir aşk ve sonunda evlilik yoluyla alınan yeşil kart.
Bu röportajda Deniz Bey; Amerika’ya geliş sürecini, partneriyle tanışmasını, trans bir birey olarak yaşadığı kaygıları, mülakat deneyimini ve süreç boyunca Okanlaw’dan aldığı desteği tüm samimiyetiyle paylaşıyor. Onun hikâyesi yalnızca bir göçmenlik başarısı değil; aynı zamanda dürüstlüğün, sabrın ve doğru zamanda alınan profesyonel desteğin hayatı nasıl değiştirebildiğinin de güçlü bir örneği.
Amerika’ya gelişimin üzerinden iki yıldan fazla zaman geçti. Şubat 2024’te turist vizesiyle geldim. O dönemde İstanbul’da bir restoranda çalışıyordum ve işyerim renovasyona girmişti. Ben de bu arayı burada değerlendirmek istedim. Açıkçası gelişim o geliş oldu; bir daha dönmedim.
Amerika’ya bir arkadaşımla birlikte gelmiştim. İlk başta onunla beraber bir işe girdik. Yaklaşık altı ay sonra da eşimle tanıştım. Hayatın akışı değişti ve geri dönmemeye karar verdim.
Bir uygulama üzerinden tanıştık. Aslında kültürel farklılıkların ilişkimizde çok belirleyici olduğunu düşünmüyorum. Mülakat öncesi yaptığımız deneme mülakatı sırasında bu konu bize de sorulmuştu. Ne ben kendimi çok geleneksel Türk değerlerine bağlı biri olarak tanımlarım, ne de eşim klasik anlamda geleneksel bir Amerikalıydı. İkimiz de daha çok dünya vatandaşı gibi yaşıyoruz.
Açıkçası hayatımın bir döneminde bir Amerikalıyla evleneceğim aklımın ucundan geçmezdi. Ama ben zaten uzun yıllardır seyahat eden, farklı kültürlere ve insanlara açık biriyim. Meraklı bir yapım var. Portekiz hariç Avrupa’nın neredeyse her yerini gezdim. Bir dönem Almanya’da da yaşadım; Balkanlar’da Bulgaristan’a ve Arnavutluk’a gittim.
Aslında yıllar önce Almanya’da yaşadığım dönemde orada kalıcı olmayı düşünüyordum. Berlin’i çok seviyordum; İstanbul’a benzetiyordum. Hem yurt dışında olacağınız hem de çok yoğun bir memleket özlemi yaşamayacağınız bir yer gibi geliyordu. Orada da otelde çalışıyordum. Fakat o dönemde Türkiye’ye dönmem gerekiyordu; çünkü geçiş sürecim devam ediyordu ve onu tamamlamam lazımdı. Sonrasında yeniden Almanya’ya dönerim diye düşünüyordum ama hayat farklı gelişti. Pandemi oldu, zaman geçti ve Almanya’ya dair düşüncelerim de değişti.
Üniversitede İngilizce öğretmenliği okudum. Almanya’da İngilizce ile hayatınızı belli bir noktaya kadar sürdürebiliyorsunuz ama Amerika kadar kolay değil. Bu yüzden İrlanda, İngiltere ya da Amerika benim için daha doğal seçeneklerdi. Vizem de vardı; geldim ve kaldım.
Aslında eşimi Amerika’ya ilk geldiğim dönemde, Nashville’e taşındıktan bir iki hafta sonra görmüştüm. Yazılım mühendisi ama aynı zamanda müzikle de ilgileniyor; DJ olarak sahne alıyor. Ben de elektronik müziği çok severim. Bir arkadaşım beni insanlarla tanışayım diye bir partiye çağırmıştı. O gece eşim sahnede çalıyordu. O zaman henüz tanışmıyorduk ama birbirimizi ilk kez orada görmüş olduk.
Yaklaşık beş-altı ay sonra onu uygulamada yeniden gördüm. Meğer o beni daha önce uygulamada görmüş ve beğenmiş. Demek ki doğru zaman, doğru yermiş. Sonrasında iletişimimiz çok kolay gelişti; aramızda hızlı ve güçlü bir bağ kuruldu. İkimiz de kendi kültürel sınırlarının ötesinde yaşayan, dünyaya açık insanlarız. Eşim de trans bir kadın. Bu ortak yaşam deneyimi, birbirimizi anlamamızı ve ilişkimizi derinleştirmemizi sağlayan önemli unsurlardan biriydi. Geçmişimizi, zorluklarımızı ve mücadelelerimizi birbirimize açıklamadan da anlayabiliyoruz.
İkimiz de yemek yapmayı, yeni tatlar denemeyi ve seyahat etmeyi seviyoruz. Amerika’da New Orleans’a iki kez gittim ve çok sevdim. Geçen ay ilk kez Los Angeles’a gittim, orayı da oldukça beğendim. New York’u ise İstanbullu biri olarak her zaman çok daha yakın hissettim.
Açık konuşmak gerekirse, burada da LGBTİ+ haklarıyla ilgili her şey dışarıdan göründüğü kadar rahat değil. Evlilik yasal, görünürlük daha fazla ama sonuçta yaşadığımız eyaletin, yani Tennessee’nin yasaları ve sosyal iklimi içinde yaşıyoruz. Bu nedenle mülakatı yapacak memurdan ayrımcılıkla karşılaşabileceğimi düşünüyordum. Fakat ilginç şekilde bu durum bizim açımızdan süreci zorlaştırmak yerine daha kısa sürdü. Çünkü götürdüğümüz belgelerin neredeyse hiçbirine bakmadı; evlilik sertifikamız dahil.
Kendimi burada daha güvende hissediyorum diyebilirim ama “Türkiye’den kesin olarak daha güvenli” demem zor. Türkiye hakkında çok fikri olmayan insanlar bazen bana “Orası güvenli mi?” diye soruyor. Ben de çoğu zaman, bazı yönlerden buradan daha güvenli olduğunu söylüyorum.
Amerika’ya geldikten sonraki ilk altı ay içinde arabamın camı kırıldı, sonra da araba çalındı. Yani bulunduğunuz mahalleye, çevreye ve yaşam tarzınıza göre çok şey değişiyor. Yüzde yüz güvende hissettiğimi söyleyemem ama bunun yaşadığınız yere ve hayat düzeninize çok bağlı olduğunu düşünüyorum.
Son on yılı özellikle düşündüğümde, en büyük fark kesinlikle ekonomik koşullar. Burada alım gücü çok daha yüksek. Asgari ücretle çalışan biri bile çoğu zaman kirasını, arabasını ödeyebiliyor; dışarıda yemek yiyebiliyor. Türkiye’de ise insanlar çoğu zaman ev paylaşmak zorunda kalıyor. Burada bir günlük kazancınızla yapabildiğiniz pek çok şeyi Türkiye’de yapmak artık çok zor.
İnsan ilişkileri açısından da belirgin farklar var. Burada insanlar dışarıdan çok daha sıcak görünüyor. Sokakta, köpeğini gezdirirken ya da markette insanlar birbirine selam veriyor, kısa kısa sohbet ediyor. Türkiye’de ise insanlar son yıllarda daha gergin, daha yorgun. Ama burada kurulan ilişkinin derinliği de ayrı bir mesele. Türkiye’de iki günde çok samimi olabilirsiniz. Burada ise insanlar on yıllık arkadaş olup birbirlerinin evine çok az gitmiş olabiliyor. Bunu biraz kültürel fark olarak görüyorum.
Evet, oldu. Mülakatı yapan memur özellikle birth certificate (doğum belgesi) ve kimlik belgeleriyle ilgili bazı şeyleri anlamakta zorlandı. Amerika’da doğum belgesi çok temel bir belge. Ama Türkiye’de ve birçok ülkede sistem aynı işlemiyor. Türkiye’de cinsiyet değişikliği sonrası nüfus kaydı güncellendiğinde bu değişiklik resmi belgelerin tamamına yansır. Bugün herhangi bir resmi belge alsam, cinsiyet hanemde erkek yazar.
Mülakattaki memur bunu anlamadı. “Bu mümkün değil, doğumda kadınmışsın” gibi bir yaklaşımı oldu. Ben de Türkiye’de sistemin böyle işlemediğini, değişikliğin resmi kayıtlar üzerinden otomatik olarak güncellendiğini anlattım. Bir noktada belgelerin gerçekliğinin sorgulandığını hissettim. O kısmı açıklamak zorunda kaldım. Onun dışında çok detaylı bir sorgulama ya da belge incelemesi yapmadı.
Aslında bunu fark etmesinin sebebi de daha önce, yıllar önce Amerika’ya ilk gelişimde eski ismimi kullanmış olmamdı. O eski giriş kaydı olmasa, Amerikan makamlarının bunu anlaması mümkün olmayacaktı.
İlk başta ikimiz birlikte içeri girdik. Memur önce eşimin adını sordu. Eşimin pasaportunda ve bazı eski belgelerinde eski ismi bulunduğu için, ona daha önce başka bir isim kullanıp kullanmadığını sordu. Bana ise yalnızca evimize taşındığımız tarihi sordu. Sonra da benim eski ismimle ilgili bir şeyler sormaya çalıştı ama Türkçe isim olduğu için ismin kadın mı erkek mi olduğuna dair bir fikri yoktu. Durumu ben açıkladım.
Açıkçası beni en çok şaşırtan şey, mülakatın ne kadar kısa sürdüğü oldu. Bir anda rutin “evet-hayır” sorularına geçildiğinde artık sona geldiğimizi anladım. O anda içimden “Tamam, bu iş oldu” diye geçirdim.
Bu süreçte en çok çekindiğim aşamalardan biri sağlık raporuydu. Açıkçası orada kimliğimin açığa çıkabileceğini düşündüm. Muayenenin nasıl yapılacağını bilmiyordum; Türkiye’deki ayrıntılı sağlık taramaları gibi bir şey bekliyordum. Oysa düşündüğüm kadar zorlayıcı bir süreç olmadı. Benim asıl korkum, sadece USCIS’in yetkilendirdiği doktorlara gitmek zorunda olduğumuz için kuir bireylere karşı önyargılı bir doktora denk gelmekti. Neyse ki böyle bir şey yaşanmadı.
Aslında ben Okanlaw’u Amerika’ya gelmeden önce de biliyordum. Hatta burada kalma gibi bir planım bile yokken Okan Bey’i takip ediyordum. Hem kuir bir birey olarak görünür olması hem de başarılı bir avukat olması benim için önemliydi. Ayrıca San Francisco’da LGBTİ+ haklarıyla ilgili çalışmaları da dikkatimi çekiyordu.
Amerika’ya geldikten sonra başlangıçta evlilik gibi bir planımız yoktu. Ama zamanla ya Türkiye’ye dönmem ya da iltica sürecine girmem gerekiyordu. Ben iltica dosyam için de Okan Bey’le çalıştım. Bunun en önemli sebeplerinden biri trans bir birey olmamdı. Tennessee’deki koşulların da her zaman düşündürücü olması nedeniyle o süreçte profesyonel destek almak bana güven verdi.
Sonrasında siyasi atmosfer değişti, hükümet değişti, ICE kontrolleri arttı. Eşim de geleceğim için kaygılanmaya başladı. Bir gün bana, “Seni böyle anlamsız bir sebeple kaybetmek istemiyorum, evlenelim” dedi. Süreç o şekilde ilerledi.
Bu tür dosyalarda en küçük hata bile ciddi zaman kaybına neden olabiliyor. İngilizceyle ilgili bir sıkıntım yok. Resmî süreçleri yürütmek konusunda da genel olarak kendime güvenirim; Türkiye’de de bürokratik konularla çok uğraştım. Ama buna rağmen hiçbir şeyi riske atmak istemedim.
Bazen internette ya da forumlarda bulamayacağınız çok spesifik bir bilgiyi hukuk bürosu size çok kısa sürede net biçimde verebiliyor. Bazen sizin önemsiz gördüğünüz bir konunun aslında çok önemli olduğunu fark etmenizi sağlıyor. Ben çok fazla düşünen, her şeyi kafasında büyüten biriyim. Sorularıma profesyonel bir yanıt almak, internette bir şeyler okumaktan çok daha rahatlatıcıydı.
En büyük avantaj bence şu: zihinsel rahatlık sağlıyor. “Acaba bunu yanlış mı yaptım, eksik mi gönderdim?” diye sürekli düşünmüyorsunuz. Örneğin USCIS’e ödenen çeklerin bile belli kuralları ve süreleri var. Sadece internet araştırmasına güvenince, fark etmeden yanlış yapma ihtimaliniz çok daha yüksek oluyor.
Benim için en kıymetli şeylerden biri iletişimin hızıydı. Ekip genelde çok kısa sürede dönüş yapıyordu. Çoğu e-postama beş dakika içinde ya da yarım saatten kısa sürede cevap aldım. Özellikle bankadayken çözmem gereken acil bir çek meselesi vardı; o anda hızlı şekilde destek oldular. Süreç boyunca en takdir ettiğim şeylerden biri buydu.
Ayrıca ekip içindeki koordinasyon da çok iyiydi. Benim hem iltica hem de yeşil kart dosyam vardı. Buna rağmen ekipler kendi aralarında iletişim kuruyordu; bana her şeyi baştan tekrar tekrar anlattırmıyorlardı. Bu da bana ciddi bir güven verdi. Gerçekten profesyonel bir sistem içinde olduğunuzu hissediyorsunuz.
Aslında o an çok ilginçti. Memur rutin “evet-hayır” sorularına geçtiğinde mülakatın sonuna geldiğimizi anladım. Henüz sadece birkaç dakika geçmişti. O anda içimden “Tamam, onaylandı” diye düşündüm. Hafif hafif gülümsüyordum. Eşim hatta beni dirseğiyle dürtüp biraz daha ciddi olmam gerektiğini ima etti.
Randevumuz sabah çok erkendi; 07.30’daydı. Çok erken kalkmıştık. Çıkınca eşim ağladı. Ben de ağlarım sanıyordum ama bende daha çok şok ve rahatlama hissi oldu. Eve gelince direkt uyudum. Bir gece önce “Dosyanız onaylandı” cümlesini duyarsam kesin ağlarım diye düşünüyordum ama o an geldiğinde hissettiğim şey daha çok derin bir rahatlamaydı.
Şunu söylemek isterim: Biz zaten hayatımız boyunca bundan çok daha zor şeylerin üstesinden geldik. Bu süreç onların yanında daha yönetilebilir bir şey. Özellikle benden daha genç trans bireyler için görünür olmayı, yalnız olmadıklarını hissettirmeyi çok önemsiyorum. Çünkü çocukken ve gençken insan ne yaşadığını tam adlandıramayabiliyor.
Ama aslında hiçbir zaman yalnız değiliz. Dünyada yüz binlerce, belki milyonlarca trans birey var. Hep vardık, hep olacağız. Evet, bugün politik iklim çok avantajımıza işlemiyor olabilir. Ama çok zor dönemlerden geçtik, bundan sonra da daha güzel günler göreceğimize inanıyorum.
Ben çok sabırsız bir insanım. Bu süreç bana sabırlı olmayı öğretti. Zaman çizelgesine baktığımızda, evlendikten yaklaşık iki ay sonra dosyamızı teslim ettik ve o günden tam altı ay sonra dosyamız onaylandı. Kartım da birkaç gün içinde, bir haftadan kısa sürede elime ulaştı.
Bazen gerçekten sabretmek gerekiyormuş. Eğer bu süreç hiç başlamamış olsaydı belki yıllarca beklemek zorunda kalacaktım. Ama bazen olaylar düşündüğünüzden çok daha kısa sürede de lehinize gelişebiliyor. Gelişmiyorsa da elinizden geleni yapıp gerisini zamana bırakmanız gerekiyor.
Burada sabır derken pasif bir bekleyişten söz etmiyorum. Biz mülakat için hazırlanırken benzer görüşmeleri araştırdım, okudum, izledim. Eğer ilişkinizden eminseniz, anlattığınız şeyler gerçekse, korkmanız gereken bir şey olmadığını düşünüyorum. İltica süreci için de aynısı geçerli. Dosyanızdaki her şey gerçekse ve siz dürüstseniz, bu çok önemli bir güç veriyor.
Mülakata gidene kadar, dönemin politik atmosferinden dolayı ayrımcılıkla karşılaşabileceğimi düşünüyordum. Ama sonuçta karşınızdaki kişi de işini yapan biri. Benim gördüğüm kadarıyla Amerika sisteminin en hassas olduğu konu yalan. Siz dürüst olduğunuz sürece, gereksiz bir korkuya kapılmanıza gerek olmadığını düşünüyorum.